Aşk kitabini oku


Aşk elif şafak

“”Ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.
Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller…

Aşk… kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası…
Aşk… Elif Şafak’tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.

elif şafakroman yerliyapı kredi yayınları 207x300 Aşk kitabini oku

Önsöz
Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafif­ten aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir (ip se­si çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultu­da. Hepi topu budur olduğu olacağı.Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı otur, O taş var ya o taş, durgun sulan savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomur­cuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağla­mak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir  fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella Rubinstein’ın hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlık­ları, ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhas­sa son yirmi yi! boyunca hayatındaki her ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her yeni ar­kadaş, hatta en önemsiz kararlan bile buna bağlıydı. Hayalı­na yön veren yegâne pusula evi ve evliliğiydi.Kocası David tanınmış bir dişçiydi; mesleğinde hayli başarı­lı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek derin sa­yılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evlilikler­de (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şey­ler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi… Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin!

Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri. Ella’nın Öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü ro­manlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye se­vebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tut­kuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman!Ello’nın öncelikler listesinin başında çocukları gelirdi. Gü­zel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi. İkizleri (kız olan Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden retriever köpekleri vardı: “Gölge”. Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti henüz. O gün bugündür El-la’nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi artık ihti­yarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge’nin vadesi doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella’nın yüreği el vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonlan; ister bîr dönem, ister es­kimiş bir âdet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmem­den geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile.Rubinstein Ailesi Amerika’da, Northampton’da, krem rengi Viktarya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne kadar tadila­ta, tamirata ihtiyacı olsa da, hâlâ görkemliydi yapı: Tam beş yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usu­lü kapıları vardı: üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigor­tası, araba sigortası; hırsızlık, yangın ve sağlık sigortası, emeklilik hesaplan, çocuklara üniversite eğitimi birikimleri ve müşterek banka hesaplan… Oturdukları evin yanı sıra biri Boston’da, diğeri Rhode Adası’nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları elde edebilmek için, ellla da David de epey atın teri dökmüşlerdi. Her katında çocukların mutlu mesut ko­şup oynadıkları, fırından zeytinli-tarçınlı kurabiye kokuları­nın yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebi­lir ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı evliliklerini ve zamanla hayalleri­nin hepsini olmasa da çoğunu gerçekleştirmişlerdi.
Geçen sene Sevgililer Günü’nde, kocası Ella’ya kalp şeklin­de bir elmas kolye hediye etmişti. Yanına da balonlu, ayıcık­tı bir kart iliştirmişti:
Sevgili Etta,
Sessiz sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın…
Beni olduğum gibi kabul ettiğin ve karım olduğun için
Seni ilelebet sevecek kocan,
Ella kimseye bilhassa kocasına- itiraf edememişti ama için doğrusu, bu satırları okurken kendi ölüm ilanını okur gi­bi olmuştu. “Ben ölünce arkamdan bunları diyecekler herhal­de” diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler, şu sözleri de eklemeliydiler.”Ellacığımızın tüm yaşamı, kocası ue çocuklarından ibaret­ti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bil­gisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştir­mek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar utan­gaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi.”
İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dâhil ol­mak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein’m nasıl olup da bir sabah kocasına bo­şanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığım…
Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk!
Âşık oldu Eila hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği
İkisi ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Araların­daki fersah fersah uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gün­düz ile gece kadar farklıydı. Yaşam tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar altın­da birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu’nda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruma­sı mümkünse!
Aşk, Ella’nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu sarstı, silkeledi, darmadağın etti.Ella
Boston, 17 Mayıs 2008
Mevsimlerden bahardı. Ilık mı ılık, yumuşacık bir günde başladı bu tuhaf hikâye. Nice sonra Ella geriye dönüp baktı­ğında başlangıç anını zihninde o kadar çok tekrarlayacaktı ki, sanki geçmişte yaşanmış bitmiş bir hatıra gibi değil de, hâlâ evrenin bir köşesinde sürmekte olan bir tiyatro sahnesi gibi gelecekti ona her şey.
Zaman: Mayıs ayında bir cumartesi öğleden sonra.
Mekân: Evlerinin mutfağı.
Ailecek hep beraber oturmuş yemek yiyorlardı. Kocası ta­bağına en sevdiği yemek olan kızarmış tavuk butları doldur­makla meşguldü. İkizlerden Avi çatal bıçağını baget yapmış, hayali bir davul çalar gibi sesler çıkarıyordu; kız kardeşi Orly İse günde ancak 650 kaloriye izin veren yeni diyetine uymak için toplam kaç lokma yiyebileceğinin hesabını yapı­yordu. Büyük kızı Jeannette bir dilim ekmek almıştı eline, dalgın dalgın krem peynir sürüyordu üstüne..
Ailenin yanı sıra bir de Esther Hala vardı masada. Pişirdi­ği kakaolu mozaik keki bırakmak için şöyle bir uğramış, ama ısrarları kıramayıp yemeğe kalmıştı. Ella’nın yemek bi­ter bitmez yapacak bir dolu İşi olsa da henüz masadan kalkası gelmiyordu. Son zamanlarda böyle ailecek bir araya gele-miyortardı bir türlü. Fırsat bu fırsat, herkesin arayı ısıtaca­ğını ümit ediyordu.
“Esther Hala, Ella sana müjdeyi verdi mi bakalım?” dedi.David birdenbire. “Kannı harika bir iş buldu, biliyor musun? Hem de seneler sonra.”
Ella üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuştu. Edebi­yatı seviyordu sevmesine ama mezun olduktan sonra düzenli bir iş hayatı olmamıştı. Yalnızca birkaç kadın dergisine ufak tefek yazı takviyeleri yapmış, bazı kitap kulüplerine katılmış, aralarda yerel gazetelere kitap eleştirileri yazmıştı. Hepsi buy­du. Bir zamanlar, saygın bir kitap eleştirmeni olmayı istemiş­se de o günler çoktan geride kalmıştı. Hayatın rüzgârının onu bambaşka mecralara sürüklediği gerçeğini kabullenmişti. Meşhur bir edebiyat elettirmeni ilişil, bitme/ tükenmez ev iş­leri ve ailevî yükümlülükleri olan. üstüne üstlük bir de üç ço­cukla uğraşan titiz bir ev kadını olmuştu sonunda.
Hani bundan da yoktu pek bir şikâyeti. Anne olmak, eş ol­mak, köpeğe bakmak, evi çekip çevirmek, mutfak, bahçe, alışveriş, çamaşır, ütü derken… zaten yeterince meşguliyet vardı bayatında. Bunlar yetmezmiş gibi bir de aslanın ağzın­dan ekmeği almak için uğraşmasının ne gereği vardı? Her ne kadar feministlerle kaynayan Smith Üniversitesi’n deki sınıf arkadaşlarının hiçbiri EH a’n in seçimine takdirle bakmasa da, o bunun üstünde durmamış; evine bağlı bir anne, eş ve ev hanımı olmaktan uzun seneler boyunca en ufak bir rahatsız­lık duymamıştı. Maddi durumlarının iyi olması, çalışma ge­reği duymamasını kolaylaştırmıştı tabii. Ella bundan dolayı minnettardı hayata. Edebiyata olan merakını evinden de de­vam ettirebilirdi nasıl olsa. Hem okuma sevgisi asla bitme­mişti ki, hâlâ bir kitap kurduydu -ya da öyle olduğuna inan­mak istiyordu.
Ama gün geldi, çocuklar âkil baliğ oldu. Dahası, anneleri­nin sürekli üstlerine titremesini istemediklerini apaçık belli ettiler. Ella da mebzul miktarda boş vakti olduğunu görüp, en nihayetinde bir iş bulmanın iyi olabileceğini düşünmeye başladı. Kocasının onu yürekten teşvik etmesine ve aralarında sürekli bu konuyu konuşup fırsat kollamalarına rağmen, Ella için iş bulmak pek de kolay olmayacaktı. Başvurduğu yerlerdeki işverenler ya daha genç birini arıyordu ya daha tecrübeli. Reddedile reddddile gururu örselenen Ella nicedir iş aramaktan vazgeçmiş, konuyu rafa kaldırmıştı.
Mamafih, 2008 yılı mayıs ayında, bunca sene iş bulması­nın ününe dikilmiş her ne engel varsa beklenmedik biçimde ortadan kalktı. Kırk yaşına basmasına birkaç hafta kala, Boston’daki bir yayınevinden cazip bir t*klif aldı. İşi bulan da kocasıydı aslında. Müşterilerinden biri vesile olmuştu. Belki de metreslerinden biri…
“Aman canım, büyütülecek bir iş değil” diye hemen açıkla­maya koyuldu Ella. “Bir yayınevinde edebiyat editörünün asis­tanının asistanıyım altı üstü. Tavşanın suyunun suyu yani!”
Ama David karısının yeni işini küçümsemesine fırsat vere­ceğe benzemiyordu. “Hayatım niye öyle diyorsun?” diye atıl­dı. “Anlatsana ne kadar saysın bir yayınevi olduğunu.”
David Ello’yı dirseğiyle hafifçe dürttü ama baktı ki karı­sından gık çıkmıyor, kendi söylediklerine şevkle kafa sallaya­rak kendisi onay verdi: “Gayet meşhur ve itibarlı bir yayıne­vi bu, Esthcr Hala. Ülkenin en iyilerinden! Diğer asistanları bir görsen! Hepsi gencecik! Hepsi en iddialı üniversitelerden mezun! Aralarında Ella gibi bunca sene ev hanımı olup da tekrar çalışmaya başlayan tek bir kişi yok. Ne kadın ama, de­ğil mi?”
Ella hafifçe kıpırdayıp omuzlarını dikleştirdi. Zoraki, iğre­ti bir tebessüm kondu dudaklarına. Bir yandan da merak edi­yordu, acaba kocası niye bu kadar çırpınıyordu? Bunca sene onu meslek sahibi olmaktan alıkoyduğu için birdenbire sene­lerin kaybını telafi etmeye mi çalışıyordu? Yoksa onu aldattı­ğı için pişmanlık duyup bu şekilde arayı yumuşatmayı mı umuyordu? Hangisi doğruydu acaba? Aklına başka bir açık­lama gelmiyordu doğrusu. David’in bu kadar iştiyakla balI andıra ballandıra konuşmasının başkaca bir izahı yoktu.
“Gözü pek diye buna denir. Hepimiz Ellacımla gurur duyu­yoruz* diye konuşmasını taçlandırdı David.
Esther Hala dokunaklı bir sesle katıldı sohbete. Taaa, bir tanedir Ellacık; her zaman öyleydi” dedi. Sanki Ella masa­dan kalkıp son yolculuğuna çıkmıştı da, kesif bir hüzünle onu anıyordu.
Masadaki istisnasız herkes şefkatle baktı Ella’ya. Nasıl ol­duysa Avi kinayeciliği bir kenara bırakmış, Orly ise bir kez olsun dış görünümü dışında bir şeye dikkatini verebilmişti, Ella bu sevgi dolu anın tadını çıkarmaya çalıştı ama yapama­dı. Bir isteksizlik, takatsizlik vardı üzerinde. Nedenini bile­miyordu. Keşke birisi didiştir sevdi şu tatsız konuyu. ilgi oda­ğı olmaktan hoşlanmıyordu.
İşte o anda büyük kızı Jeannette, bu sessiz duayı duymuş gibi bir anda söze karışıverdi: “Benim de sizlere bir haberim var! Müjdemi isterim!”
Tüm başlar Jcannettc’e döndü. Merakla, ağızlan kulakla­rında, lafın devamını beklediler.
“Scott ve ben evlenmeye karar verdik” dedi Jeannette pat diye, “Aman biliyorum şimdi ne diyeceğinizi! Daha üniversi­teleriniz bitmedi, bir durun hele ne aceleniz var. daha genç­siniz, falan filan… Ama anlayın ne olur. ikimiz de bu büyük adımı atmaya hazırız arlık,”
Mutfak masasına bir tuhaf sessizlik çöktü. Daha bir daki­ka evvel hepsini saran yumuşaklık ve yakınlık buhar olup uçtu. Orly ve Avi boş ifadelerle birbirlerine baktılar. Esther Hala elinde bir bardak elma suyuyla, çılgın bir heykeltıraşın elinden çıkma komik, şişman bir heykel gibi donakaldı. Da­vid iştahı kesilmişçesine çatalı bıçağı bir kenara koydu ve gözlerini kısıp Jeannette’e baktı. O açık kahve gözlerinde bir gerginlik, tedirginlik vardı. Suratında da bir şişe sirke suyu içmek zorunda kalmış gibi ekşi bir ifade…Durumun vehametini kavrayan Jeannette sızlanmaya başladı: “Off, buyrun bakalım! Ben de zannediyordum ki ai­lem sevinçten havalara uçacak, ama nerdeee? Şu hâlinize ba­kın! Suratınızdan düşen bin parça. Gören de zanneder ki fe­laket haberi verdim.”
“Kızım, az önce evleneceğini söyledin” dedi David, sanki Jeannette ne dediğini bilmiyormuş da bunu birinden duyma­sı gerekiyormuş gibi.
“Babacım farkındayım, biraz ani oldu ama Scott geçen ak­şam yemekte evlilik teklif etti. Ben de evet dedim bile.”
“Peki ama neden?”
Bunu soran Ella’ydı. Cümle ağzından çıkar çıkmaz kızının kendisine bakışlarından böyle bir soruyu garipsediğini anla­dı. “Peki ama ne zaman?” diye sorsa, yahut “Peki ama nasıl?” dese, hiç mesele olmayacaktı. Her iki soru da Jeannette’i mutlu ve tatmin edecek; “Hadi o zaman, düğün hazırlıkları­na başlayabiliriz” anlamına gelecekti. Oysa, “Peki ama ne­den?” beklenmedik bir soruydu. Ve Jeannette cevabını ver­meye hazır değildi.
“Ne demek peki ama neden’} Herhalde Scott’a âşık oldu­ğum için! Başka bir sebebi olabilir mi anne ya?”
Ella kelimeleri tane tane seçerek, sözlerine açıklık getir­meye çalıştı. “Canım demek istediğim… Aceleniz neydi yani? Hamile falan mısın yoksa?”
Esther Hala oturduğu yerde şöyle bir kıpırdandı, kasıldı, üst üste öksürdü. Elma suyunu bırakıp, cebinden bir kutu mide asidi tableti çıkarttı. Çiğnemeye koyuldu.
Avi ise kıkır kıkır gülmeye başladı: “Vay, bu yaşta dayı ola­cağım desenize!”
Ella, Jeannette’in elini tutup, kendine doğru çekerek hafif­çe sıktı, ‘İşin doğrusu neyse bize rahatlıkla söyleyebilirsin, biliyorsun değil mi? Ne olursa olsun ailen olarak hep arkan…

kitap özeti,Aşk kitabini oku, e-kitap, kitap tanıtımı, kitapyurdu, Aşk kitabini oku, idefix, d&r, indir, full özet, Aşk kitabini oku, konu anlatımı, yorum, yorumları, özet

Bir önceki yazımız olan Açlık Oyunları başlıklı makalemizde pegasus, roman (yabancı) ve suzanne collins hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>